Medya Odası
 
MEDYA ODASI / BASIN BÜLTENLERİ BASIN BÜLTENLERİ

DÜNYA İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNİN TEHDİDİ ALTINDA

 

Gıdanın geleceğinin konuşulacağı bu konferansta etkisini hızla artıran küresel iklim değişikliği, gıdanın sürdürülebilirliği ve zorunlu göçten bahsetmek istiyorum.

İklim değişikliğinin, tarımsal üretime ve su kaynaklarına  olumsuz etkisi gıda güvencesi için tehdit oluştururken, gıda güvenliği açısından da büyük riskler taşıyor.

Sera gazı ve gıda atığı kaynaklı karbon salınımı, çevre kirliliği ve çarpık kentleşme iklim değişikliğine neden oluyor. İklim değişikliği ise ani ve şiddetli yağışlara, aşırı soğuk ve aşırı kuraklığa, mevsimlerin değişimine, tarımsal üretimde ekim ve hasat döneminin gecikmesine sebep oluyor.

Bu yıl ülkemizde; hasat döneminde bazı ürünlerde gecikmeler yaşandı.

         Binlerce yıl öncesinde yaşamı destekleyen uygun iklim koşulları varken, tüm canlıların yaşamını tehlikeye sokacak iklim değişikliğinin olumsuz etkilerini şimdiden görmeye başladık.

         İklim uzmanları, aşırı hava olaylarının 1990’dan sonra iki katına çıktığını vurguluyor.

         Değişen iklim şartları, sınırlı olan doğal kaynakların sürdürülebilir biçimde yönetilmesini zorlaştırıyor.

Ülkemizde tarım ve hayvancılıkla geçimini sağlayan aileler, doğal kaynakların azalması, yaşam şartlarının kötüleşmesi nedeniyle yaşadıkları yerleri terk ediyorlar.

Bir zamanlar karasabanla toprağı süren, düvenle harman koşan, sığır güden, balıkçılık yapan ve devamında 43 yıldır gıda sektöründe çalışan bir kişi olarak, tarım ve hayvancılık da nereden nereye dediğim bir yaşanmışlığı müsaadenizle paylaşmak istiyorum.

Köyün geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktı. 30’a yakın büyük ve küçükbaş hayvanımız vardı. Ürettiğimiz ürünler ihtiyacımızı karşılardı. Gaz yağı, çay, şeker ve tuz gibi temel ihtiyaç maddeleri de satın alarak yaşamımızı sürdürürdük.

Ne zaman ki doğa şartlarının zorluğu ve geçim sıkıntısı başladı, önce gençler sonra tüm aile fertleri köylerini terk ederek büyük kentlere göç ettiler.

Yıllar içerisinde; ne acıdır ki buğday ektiğimiz tarlayı orman, harmanı ise çalılar kaplamış, samanlık göçmüş, boyunduruk, yaba, dirgen, üvendire kırılmış, çürümüş…

Gördüm ki kuyular kurumuş. Evlerin duvarları yıkılmış, çatıları çökmüş.

Üzülüyorum, çünkü artık bacalar tütmüyor, köpeklerin havlamaları, hayvanların varlığını simgeleyen çanların sesi artık duyulmuyor.

O sesleri duymayı, toprağın ve ormanın kokusunu çok özlüyorum.

1990’dan sonra sadece köyümüz değil Türkiye’nin yüzlerce köyü yaşam şartlarının ağırlaşması nedeniyle terk edildi.

Ülkemizde en çok göç veren ikinci il olan Kastamonu’nun sorunlarından yola çıkarak Türkiye’de doğduğu yerleri terk etmek zorunda kalan insanların, göç etme nedenlerini gündeme getirmek için, 1995 yılında o dönemin Başbakanı, Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı, İstanbul Valisi ve İstanbul Belediye Başkanı’nda katıldığı yüksek düzeyde ilk göç panelini gerçekleştirdim.

Göçün önlenebilmesi için kırsal kesimde yaşayan bireylere; barınma, güvenlik, eğitim ve sağlığa erişim gibi hizmetlerin sunulmasının yanında, sosyal ve ekonomik yaşamın güçlendirilerek, doğduğu yerde kalmalarının sağlanması, sonuç bildirgesi olarak kamuoyuyla paylaşıldı.

Ülkemizde; 1927’de yüzde 76’sı, 1975 yılında yüzde 58’i kırsal kesimde yaşayan nüfus oranı, 2012 yılında ise yüzde 22’ye geriledi.

Kırsaldan kente göç sadece ülkemizin sorunu değil. 2010 yılında dünya nüfusunun yüzde 50’si kırsal kesimde yaşarken 2050 yılında bu oranın yüzde 30’a düşeceği öngörülüyor.     

Hatırlayacaksınız, FAO 2017 yılının temasını ’göç’ olarak belirlemişti. (Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü)

Bir örnekle devam etmek gerekirse Arap bölgesi tarım uygulamalarının doğduğu yerdir. Geçmişte bu bölgede ekonomik ve sosyal gelişmeler yaşandı. Son 20 yıldır şiddetli kuraklığa bağlı çölleşmenin artması, geçim kaynaklarının azalması, açlık ve gıda güvensizliği nedeniyle milyonlarca insan bu bölgeden göç etmek zorunda kaldı. (KAYNAK: Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı)

         Daha yakın bir zaman diliminde, 2007-2008’de yaşanan şiddetli kuraklık tüm dünyada tarımsal üretimi olumsuz etkiledi. Bazı ülkelerde ayaklanma ve iç karışıklığa neden oldu.

         Rusya’nın 130 yıl sonra, 2010’da yaşadığı, Amerika’nın da  1956’dan sonra 2011’de gördüğü en sert kuraklığın yarattığı arz eksikliği nedeniyle küresel piyasalarda fiyatlar zirve yaptı.

2017 yılı; 1880 yılından bu yana dünya tarihinde kaydedilen en sıcak 3.cü yıl oldu. Aynı yıl dünya genelinde 330 farklı doğal afet yaşandı, çok sayıda insan hayatını kaybetti. Maria kasırgası Porto Riko’da 4 binden fazla insanın ölümüne neden oldu.

2018 yazında ise dünyanın birçok bölgesinde rekor sıcaklığa ulaşıldı. Yangın ve kasırga yüz binlerce kişiyi evinden etti.

 Avrupa kıtasını etkisi altına alan sıcak hava dalgası hayatı adeta felç etti.

NASA’nın 6 Ekim’de yayınladığı yeni iklim araştırması raporunda, dünyanın 2018  yazını rekor sıcaklıklarla kapattığı ve kış mevsiminde tarihi bir soğuk yaşanacağı belirtildi.

Ülkemizde 2018 yılı ilk 7 aylık verilere göre son 47 yılın en sıcak yılı yaşandı, normalin üzerinde aşırı hava olayları görüldü. Metereoloji genel müdürlüğü verilerine göre, Türkiye ortalama sıcaklığının 1998 yılından bu yana (2011 yılı hariç) sürekli arttığı; yağış miktarının düştüğü belirtiliyor.

Yaşadığımız son dört yıl, 1940’dan sonra tarihimizde en çok doğal afetlerin görüldüğü yıllar olarak öne çıkıyor.

Türkiye iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek olan Akdeniz Havzası’nda yer alıyor. Olumsuz hava olayları ülkemizde sıklıkla yaşanır hale geldi. Uzmanlar, iklim değişikliğinin önümüzdeki yıllarda kendini daha şiddetli göstereceğini ve Türkiye’nin de bu durumdan en çok etkilenecek ülkelerden biri olacağını ifade ediyor.

Gelecek nesillere daha yaşanabilir bir dünya bırakabilmek adına, jeolojik miras olarak nitelendirilen göllerimizden, son 50 yılda bazıları kurudu, bazıları da kuruma tehlikesiyle karşı karşıya. Geçmişte manzarasıyla kendine hayran bırakan Konya’daki Meke gölü artık bir bataklık görüntüsüne sahip.

İklim değişikliği doğal kaynakları kısıtlıyor. Yer altı suları azalıyor. Azalan ve kirlenen su kaynakları, biyolojik çeşitliliği azaltıyor. Karadeniz’de 161 balık türünden 59’unun nesli tükendi. (KAYNAK: RİZE ÜNİVERSİTESİ-2012)

Su kaynaklarımız ciddi tehdit altında. Türkiye Çevre Raporu’na göre Türkiye’de ki yüzey sularının, derelerin ve göllerin yüzde 79’u kirlenmiş durumda. (KAYNAK: TMMOB Çevre Mühendisleri Odası)

12 yıl sonra ülkemizdeki nüfusun 100 milyon olacağı öngörülüyor. Endüstride, zirai alanlarda ve hanelerde suya olan talep her geçen gün artmaktadır. Bu talebin karşılanabilmesi için suyun hanelere en az kayıpla ulaştırılması, tasarruflu kullanımı, suyun geri kazanımı, zirai alanlarda damlama sulamanın yaygınlaştırılması gibi önlemlerin alınması gerekir.

Bilimsel kuruluşlar, küresel ısınmanın su kaynaklarının dağılımında değişikliklere neden olduğunu işaret ediyor.

Türkiye’de 24 milyon hektar tarım alanının yaklaşık 5.6 milyon hektarı sulanabiliyor. Tarım alanlarının yüzde 80’ni ise yağışa bağlı sulanıyor. Bu bölgelerde iklim değişimi, kendisini daha fazla hissettiriyor.

Küresel İklim Değişikliğinin tarımsal üretim, hayvancılık ve balıkçılık üzerindeki olumsuz etkisi insanların yaşam şartlarını zorlaştırıyor.

Yaşamını tarım ve doğal kaynaklara bağlı olarak sürdüren kırsal bölgedeki insanlar yoksulluk, çatışma, zulüm ve afetler nedeniyle güvenli gıdaya ve temiz suya erişemedikleri için çaresizlik içinde göç etmek zorunda kalıyor. Dünya genelinde her gün yaklaşık 200 bin kişi göç ediyor.(KAYNAK: UNDP – Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı)

Birleşmiş Milletlerin hazırladığı rapora göre küresel düzeyde açlık çekenlerin sayısı son üç yılda yükseldi. Dünyada her gün 821 milyon insan açlık ile karşı karşıya.

Dünya Gıda Programı İcra Direktörü; ‘’Her 5 saniyede bir çocuk açlıktan ölüyor. Dünyada 300 trilyon dolar varlık bulunurken bu durum kabul edilemez.’’ ifadesini kullandı.

Harvard Üniversitesi tarafından yayımlanan araştırmaya göre son yıllarda yoğunluğu en üst seviyeye ulaşan karbondioksit, temel besin kaynaklarının daha az besleyici olmasına neden oluyor.

Bu durum besin yetersizliği çeken 2 milyar insanın sağlık sorunlarını daha da arttıracak. Birleşmiş Milletlerin hazırladığı raporda 2017 yılı itibariyle 151 milyon çocuğun yetersiz beslenmeden dolayı gelişimini tamamlayamadığına dikkat çekiliyor.

İnsanların yaşamak için yeterli gıdayı almaları ve bu gıdaların sağlıklı olması insan haklarının esasını oluşturmaktadır.

Aslında; dünya nüfusunun gıda talebini karşılayacak kadar üretim yapılıyor. Burada önemli olan doğal kaynakların korunması, sürdürülebilir üretim ve paylaşımın doğru yönetilmesidir.

İklim değişikliği ile mücadelenin önemini anlayabilmek için küresel ısınmanın ekonomik boyutunu da dikkate almak gerekir. 2017 yılında dünya genelindeki afetlerin ekonomik kaybı 353 milyar dolar.

Sürdürülebilir kalkınmayı sağlayabilmek ve iklim değişikliğinin olumsuz etkilerinden kaçınmak için tüm ülkeler sera gazlarının salınımını kontrol altına alma girişimlerini hızlandırmalı ve küresel çalışmalar güçlendirilmelidir.

Hükümetler Arası İklim Değişikliği Raporuna göre, küresel sıcaklıkların sanayi öncesi döneme göre 2°C derecenin üzerine çıkması durumunda buzulların erimesi, deniz seviyesinin yükselmesi doğal yaşam alanları ve insan hayatını doğrudan etki edecektir.

Sürdürülebilir bir dünya düzeni için sadece bugünü değil, gelecekte tüm canlıların hayatlarından sorumlu olduğumuzu kabul etmeliyiz.

Dünyanın bize sunduklarına saygı göstermezsek, kıymetini bilmezsek yaşam şansını kaybedeceğiz. Bu nedenle yaşamın güvencesi olan hava, toprak ve suyun kirletilmemesinin tek çıkar yol olduğunun bilinmesi gerekir.

Geçen her gün kaybımız demektir. Harekete geçmezsek, iklim değişikliğinin etkileri daha yıkıcı ve daha maliyetli olacak. Yaşama vereceği zarar gelecek nesilleri etkileyecek.

Bu sorunu ciddiye almalıyız. Geri dönülmez noktaya gelmeden sonuç odaklı projeler üretmeliyiz.

Sonuç olarak; iklim değişikliğine çözüm getirmeden doğayı koruyamayız, yaşamda sürekliliği sağlayamayız.

Dünyada giderek artan nüfusun beslenebilmesi için; üretimin arttırılması, adaletli paylaşımı, israfın en aza indirilmesi, atık ve geri dönüşümün önemine tüm dünya ülkelerinin odaklanması gerekir.

Sürdürülebilir bir gelecek için açlık ve yoksulluğun gündemde olmadığı, yer küremizde yaşayan insanların topraklarını terk etmeden, güvenli gıdaya ve temiz suya erişebildiği, çocukların yeterli beslenebildiği, sağlıklı büyüdükleri barış içinde bir dünya diliyorum.

Dünya Gıda Günü kapsamında ‘’Gıdanın Geleceğinin Şekillenmesi’’ temalı bu konferansın gerçekleşmesinde emeği geçenlere, değerli katılımcılara ve konuklara teşekkür ediyor, saygılarımı sunuyorum.

BÜLTENİ DOKÜMAN OLARAK İNDİR

E-bültenimizi düzenli olarak almak için mail adresinizi yazmanız yeterli.